Yazının başlığına bakanlar “hata” yaptığımı sanacak ama hata değil. Yazının ilerleyen bölümlerinde bunun bir hata olmadığı da görülecek.
Önce yeni alınan karara bakalım. Milli Eğitim Bakanlığı “Kürtçe’nin seçmeli ders” olmasına karar verdi. Bu süre 5’inci sınıftan başlayacak. Aslında bu çok da “şok edici” bir haber olarak karşılamadık.
BDP ise “şok” oldu. Hasip Kaplan, bunun bir oyalama taktiği olduğunu, Kürtçe’nin eğitim dili olması gerektiğini ve bunun da anaokulundan başlamasını istediklerini söyledi.
Kürtçe seçmeli ders olursa kimler bunu seçer, eğitim dili olursa kimler gider, aslında bunları tartışmadan, “seçmeli” veya “mecburi” eğitim talep ediyoruz.
Doğrusu bugün Kürtçe seçmeli ders olsa seçecek olanlar, Kürtçe bilenlerden öteye çok da gitmeyecektir.
Ama farkı, anadilini sürdürme imkânına kavuşacak, dolayısıyla anadilinin “okunur-yazılır” olduğunu görecektir.
Sonrasında da, Kürtçe eserleri okuma, Kürtçe şarkıları anlama ve Kürtçe televizyon ve Kürtçe filmleri izleme imkânına kavuşacağı gibi, bunu anlama şansını da elde edecek.
Ama seçmeli dersle bu mümkün mü, diye sorarsanız mümkün değil.
Seçmeliye farklı destekler gerek.
Eğer öyle olsaydı hepimiz bülbül gibi İngilizce, Almanca veya Fransızca konuşur olurduk. Oysa “What is your name” sorusuna verilecek “My name is ...” diye başlayan cevabı biliyoruz.
Bir de “I love You” konusunda uzmanız. Ötesi ise “dil bilir”lerin işi…
***
Buraya kadar yazdıklarımla Kürtçe’nin seçmeli ders olması halinde “öğrenilemeyeceğini” anlatmaya çalıştım.
Ancak bunun “önemsiz” olduğunu söylemeye yetmeyeceğini de belirtmeliyim.
Kürtçe’nin okullarda bir eğitim dili olarak “seçmeli” de olsa müfredata konması çok önemli bir devrimdir.
Bu devrim türkülerimizde de böyleydi, televizyon veya radyo yayınında da.
Hatta basılı eserlerde de yaşanan değişim, aslında birer devrimdir.
Çünkü biz Kürtçe’yi yasak bir dil bildik…
Kırsal kesimde “Türkçe bilmeyenlerin” anlaşmak için kullandıkları bir lisan olmaktan öte bir şey olmadığına inandık.
Aslında uzun süre Kürt de yoktu, yanı başımızdaki arkadaşımıza inat…
Kürtçe konuşan da yoktu, tüm duyduklarımız ise bir hayalden öteydi.
Devletin insanları zapturapt altına alma merakı, cumhuriyetin ilk yıllarından beri vardı ve bunu da öyle “hoşlukla” falan yapmadı, baskıyla, zulümle, dışlamayla, ötelemeyle yaptı.
Oysa bu ülkede farklı lisanlar vardı.
Farklı kültürlerin olmasından doğalı yoktu.
Herkes aynı dine inanmıyor, aynı mezhebe tabii değildi.
Gelenekler farklıydı, inanışlar farklı…
Bütün bunlar çok iyi bilinmesine rağmen, “bizim dediğimiz gibi” denerek insanları hizaya sokmaya çabaladılar.
Türk olmaktan herkesin gurur duyması gerektiğine inandılar, Kürt olsa bile…
Sadece Kürtler için değildi elbet, Ermeni için de bu böyleydi, Yahudi için de, Hristiyanlar için de…
Dini bile kendiler dizayn edebiliyorlardı.
Müslümanların nasıl ve hangi dilde ibadet edeceğini, neler okuyup, nerede duracaklarını bile ayarlamışlardı.
Çünkü hepimiz birer robottuk, kurulduğumuz gibi öterdik!
Devlet, el atmaması gereken her alana el atmıştı. Çünkü devlet halkından korkan ödlek bir yapıya büründürülmüştü.
Arapça okunan ezandan korkan, Kürtçe çığırılan türküden ürken, hemen yıkılacak bir yapıda, üfürsen toz buz olacak tarzda bir yapılanmaydı.
Aslında böyle değildi elbet; Öyle olduğuna inandırmaya çalıştılar yıllarca.
Onlar, iktidarları, bizim korkumuzun dozajıyla alakalıydı. Ne kadar korkarsak, o kadar güçlü oluyorlardı.
Ne kadar korkarsak, o kadar derin yapılanmalar ortaya çıkıyordu. Ne kadar korkarsak, o kadar zalim olabiliyorlardı.
Bu durumu bizler de gittikçe kanıksamaya başladık.
Öyle inanmıştık ki, Kürtçe bir ezgi duyduğumuzda “etrafımızın hemen sarılacağı” korkusuyla büyümüştük. Ezgi yaygınlaştı, ne devlet elden gitti, ne millet bölündü, ne de etrafımızı saranlar kaldı.
Şimdi özgürlükleri konuşuyoruz ama halen “ulufe” dağıtıyormuş tavrından da vazgeçmiyoruz.
Demokratik açılımdan bahsediyoruz, nereyi, ne kadar açacağımızın hesabını yapıyoruz. Hiçbir zaman bir araya gelmeyecek liderler tokalaşıyor ve ne kadar “taviz” vereceklerini hesaplıyorlar.
Oysa bırakın şu korkuyu, atın bir kenara. Ne kimseye ödün veriyorsunuz, ne de ortada dağıttığınız bir ulufe var.
Bu ülkede insanlar dilediği gibi konuşabilmeli, dilediği eğitimi alabilmelidir. Bunda “sınır” çizme hakkı kimsenin elinde olmamalıdır.
Gerekirse Kürtçe okullar açın, İngilizce, Almanca, Fransızca açtığınız okullar gibi…
Ama “bizim dilimizi de öğrenin” diye öğütleyin, Türkçe’yi “seçmeli” ders yaptırın.
Kendi adıma, Kürtçe okul olsa çocuğumu belki hiç göndermem. Çünkü çocuğumu göndereceğim çok okul var, eğitim alacağı çok yer var.
Kürtlerin de bu özgürlüğü olmalı.
Belki onlar da benim gibi çocuğunu Türkçe öğrenmeye göndermeyecek. Çünkü onların da çok okulu, eğitim alacakları çok yerleri olacak.
Bana serbest olmasını istediğim bir şeyi, başkasına yasak görme hakkına sahip değilim, böyle bir şans da istemiyorum.
Twitimden seçmeler
Sabahın ilk ışıklarıyla, herkes uykudayken uyanmanın hazzı bambaşka. Uyuyanlardan bir adım önde, uyanıklarla aynı safta.
="http://www.twitter.com/naifkarabatak">www.twitter.com/naifkarabatak