Bugün size aslında bir Cumhuriyet yazısı yazmak istiyordum. Hatta adını bile koymuştum: “Hangi Cumhuriyet?”
Attilâ İlhan’ın meşhur deneme dizisini bilirsiniz; “Hangi Atatürk”, “Hangi Laiklik”, “Hangi Sol”... İşte onlardan esinlenmiştim.
Ama insanın fıtratı bu ya, fikirler de tıpkı insanlar gibi değişiyor. Kimi büyüyüp serpilirken kimisi, başka dalların gölgesinde kalıyor; ömrü oracıkta son buluyor.
Neyse… Bugün genel kültür hazinenize küçük bir damla katkıda bulunacağım.
Osmaniye’nin ilk milletvekillerinden birinin, tiyatro oyuncusu ve meşhur kavuğun sahibi rahmetli Rasim Öztekin’in dedesi olduğunu biliyor muydunuz?
“Nasıl yani?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Durum şöyle: Kurtuluş Savaşı’nın henüz başlarındaki o zorlu, karanlık yıllar...
Umutsuzlukla, çaresizlikle boğuşurken, en ufak bir çalıdan bile kıvılcım çıkarmaya çalıştığımız o günlerde, Mustafa Kemal Paşa Erzurum ve Sivas Kongrelerinin ardından, 1920 Mart’ında şehirlerdeki askerî birliklere bir talimat gönderir:
Her ilden beş temsilci Ankara’ya yollanacaktır.
Vakit dardır, halka gidilmez. Kuvayı Milliye’nin önerdiği isimler apar topar belirlenir ve yola çıkar.
İşte o dönemde bugünkü adıyla Osmaniye, o zamanın Cebelibereket ili, üç milletvekiliyle temsil edilir.
Bilindiği gibi Osmaniye, 1933 yılına kadar müstakil bir ildir ve TBMM’de yerini almıştır.
Bu üç vekilden biri, Sultan II. Abdülhamid’in muhafızlarından, jandarma subayı Rasim Celâlettin Öztekin’dir — yani tiyatromuzun büyük ustası Rasim Öztekin’in dedesi.
Bir diğeri, yakın zamana kadar CHP’nin önemli isimlerinden olan Faik Öztrak’ın, aynı adı taşıyan dedesi…
Üçüncü isimse, sonraki yıllarda Denizcilik Bakanlığı yapan ve daha sonra adı rüşvet davasına karışan İhsan Eryavuz’dur.
O gün Ankara’ya gelen o insanlar, sadece birer “vekil” değil, aynı zamanda yepyeni bir ülkenin kaderini omuzlamış, birbirinden çok farklı hayatların temsilcileriydi.
Asker, doktor, siyasetçi, esnaf... Pek çok meslekten o insanların hepsi aynı hayalin peşindeydi:
Bağımsız bir ülkede onurla yaşamak…
Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil, bir hatırlama biçimidir aslında.
O ilk Meclis’te bir araya gelen o insanlar, yoksulluğun, savaşın, umutsuzluğun içinden yeni bir ülke düşlediler.
Bugün onların torunları olarak biz, o düşü nasıl yaşatıyoruz?
Kimi zaman Cumhuriyet’i sadece takvimde bir tarih, bir resmî tören gibi algılıyoruz.
Oysa Cumhuriyet’in, her gün yeniden kurulması gereken bir bilinç; adaletin, eşitliğin, özgürlüğün gündelik hâli olduğunun unutulmaması gerek.
Yorum Yazın