İnsanoğlunun tarihle kurduğu o tuhaf, biraz da "maddi" ilişkiye baktığımızda, karşımıza çıkan ilk somut vesikanın bir "uzlaşma" metni olması aslında bir ironi değil, bir zarurettir.
Mesela Kadeş’ten bahsedelim... Milattan önce 13. yüzyılda Hititlerle Mısırlılar arasında imzalanan o meşhur metin, aslında bize savaşın "norm", barışın ise "istisna" olduğu bir dünyanın kapılarını aralamıştı.
Ne acıdır ki, aradan geçen binlerce yıla, sanayi devrimlerine ve uzay çağına rağmen, o kapının eşiğinde hala kan lekesi duruyor.
Bugün 21. yüzyılın o "parıltılı" dünyasında, çocukların üzerine düşen füzeleri seyrederken Gramsci’nin o meşhur sözünü hatırlamamak mümkün mü?
"Eski dünya ölüyor, yenisi ise bir türlü doğamıyor; bu alacakaranlık kuşağında canavarlar beliriyor."
Tam da böyle bir "canavarlar çağı"ndayız işte. Bir yanda uluslararası hukukun o kâğıttan kuleleri, diğer yanda reel politiğin acımasız dişlileri...
Fakat bu karanlık tabloda, "ideolojiler üstü" bir vicdani sesin yükseldiğini görüyoruz.
Bir bakıyorsunuz, siyasetin muhafazakâr kanadından gelen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İspanya’nın sosyalist Başbakanı Pedro Sanchez, küresel haksızlıklara karşı aynı vicdani safta buluşmuş.
Bu, siyaset biliminin o katı kompartımanlarına alışkın olanlar için "garip" bir tesadüf gibi görünebilir.
Ama mesele "insan kalmak" olduğunda, ideolojik etiketlerin nasıl da birer teferruata dönüştüğünün canlı bir kanıtıdır bu.
Vicdan, sağcıyı da solcuyu da aynı "insani" paydada birleştiriyor; çünkü bombalar patlarken ideolojiler susar, sadece merhamet konuşur.
Bu "Neden Savaş?" sorusu yeni de değil. 1932 yılında, Milletler Cemiyeti çatısı altında Albert Einstein, o dönem zihnini kurcalayan bu meseleyi Sigmund Freud’a açmıştı.
Bir fizikçinin rasyonel titizliğiyle bir psikanalistin ruhun dehlizlerine inen bakışının çarpışmasıdır o mektuplaşma.
Einstein, bir "pasifist" olarak merkezi bir otorite öneriyordu; devletlerin üstünde, bağlayıcı bir yargı gücü. Fakat ekliyordu: "Neden insanlar nefrete bu kadar kolay kapılıyor?"
Freud’un cevabı ise, aslında bugün neden hala aynı "canavarlar çağı"nda olduğumuzu yüzümüze vurur. Freud bize "Eros" ve "Thanatos"tan bahseder.
Bir yanda yaşamı kuran, birleştiren Eros; diğer yanda yok etmeye, parçalamaya ayarlı Thanatos, yani ölüm içgüdüsü. Savaş, Freud’a göre bu yıkıcı dürtünün dışa vurulmuş halidir. Bu dürtü yok edilemez, sadece "kültürleşme" yoluyla dizginlenebilir.
Ne trajik bir tesadüftür ki, bu mektupların yayımlanmasından kısa bir süre sonra Avrupa, Thanatos’un en vahşi haline, II. Dünya Savaşı’na teslim oldu.
Einstein ve Freud, o "aydınlık" Avrupa’yı terk edip sürgüne gitmek zorunda kaldılar.
Bugün de aynı kavşaktayız. Bir yanda egemenlik tutkusu ve yönetici azınlıkların manipülasyonu, diğer yanda her şeye rağmen yükselen bir "vicdan hattı".
Belki de Freud’un o gün mektubunu bitirirken sığındığı "kültürel gelişim" ve "gelecek savaşın dehşetinden duyulan korku", bizi bu canavarlar çağında ayakta tutacak tek şeydir.
Zira biliyoruz ki; ideolojiler değişir, liderler değişir ama insanın o kadim vicdanı ve ne yazık ki yıkım içgüdüsü arasındaki kavga hiç bitmez.
Bizim vazifemiz ise, bu alacakaranlıkta "Eros"un, yani yaşamın ve adaletin sesini yükseltenlerin yanında saf tutmaktır; ister muhafazakâr olsunlar, ister sosyalist... Yeter ki "insan" olsunlar.
Yorum Yazın