Kınayın, şiddeti bol olsun!

Kınayın, şiddeti bol olsun!

Önceki gün ilginç bir film izledim. Ancak konumuz film değil, şehit haberleri ve şiddetli kınama ama yine de önce filmle başlayalım…

2009 Fransa,  Almanya ve ABD ortak yapımı olan filmin ana teması “Türkleri aşağılamak” diğer teması ise “kendilerini aşağılamak” olarak algılanabilir. Ancak asıl ilginç olan “kandan beslenme” bölümüydü ki, ilgimi çeken de bu yönü oldu.

Julie Delpy’in yönettiği, “Daniel Brühl, Julie Delpy, William Hurt, Jeanette Hain..” gibi oyuncuların rol aldığı, orijinal adı “The Countess” olan Kontes filminden bahsediyorum.

Filmde, o devirlerde Türklerin “çocuklarının kanıyla” güzelleştiklerini sıkça vurgu yapılıyor ve genellikle de Türklerden “barbar” diye bahsediliyor.

Çok katı ve bir o kadar da duygusuz olan Kontes, kalbini bir gence kaptırır. Ancak onla evlenemez. Psikolojik sıkıntılar çeken Kontes’e bir büyücü, yakın zamanda kendisi gibi çirkin olacağını söyler.

Ve o andan sonra da kendisini gerçekten yaşlanmış ve çirkinleşmiş bulan Kontes, gençleşmek için çareler düşünürken aklına “kan” gelir.

Önce genç hizmetçilerinin kanını akıtarak, yüzüne sürer ve bir merhem görevi gördüğünü sanır.

Kanla birlikte öldürme içgüdüsü de arttıkça artar.

Sarayda hizmetçi kalmaz, saray dışından genç kızları bulurlar ve bu yüzlerce insanın ölümüyle sonuçlanan acıyla devam eder…

Kaybolan genç kızların destansı hikâyesi ise dilden dile dolaşır ve bunu büyücülerin yaptığını sanırlar.

(Uzatmayayım), sonunda Kontes’in cinayetleri işlediği Kral’ın kulağına gidince zindana attırır ve orada hayatına son verir…

***

Türkiye’de olan aslında tam da böyle bir şey…

Henüz çocuktum, “kanları yerde kalmayacak” laflarını duyduğumda.

Ve her saldırıda “kınama” mesajları görürdüm, üstelik de “şiddetli” bir şekilde.

Kınarken, şiddetin ölçüsünü nasıl belirledikleri ise belli değildi.

Kınarken harcadıkları enerjiyi, akan kanı durması için harcayamazlar mıydı?

Kınıyorlardı ve şiddetli olduğunu vurgulama gereği de duyuyorlardı.

Sonra “Vatan sağ olsun” diye bir elini sallayan üzgün adamlar gördüm, dağ gibi ama çökmüş, yıkılmış, erimiş, bitmiş adamlar…

Anaların ne dediği açıklanmazdı, çünkü yüreğinin yangınını attığı çığlıklarla dindirmeye uğraşıyordu.

Yetim kalan çocuklar ise “vatan sağ olsun” lafını duyunca, “babam da sağ olsa olmaz mı?” diye soruyor mudur bilemiyorum…

İlla vatanın sağ olması için insanların ölmesi mi gerekir. İnsanlar ölmeyince, vatan sağ olmuyor mu?

Peki neden hep “toprağa düşen” yoksuldur…

Neden gözyaşı döken insanlarımız biçaredir…

Yoksullardı, köylülerdi, kıt kanaat geçiniyorlardı, çocuklarına umut bağlamışlardı, askerden gelince eve ekmek getirecek bir iş tutacaktı, evlenecekti, çocukları olacaktı, torunlarını kucaklayacaklardı.

Yavuklusu vardı elbet, belki de hanımı ve çocukları…

Boynu bükük insanlar bırakırlardı ardından ve “vatan sağ olsun” diyerek teselli bulmaya çalışırlardı…

Kınamalar yayınlanırdı, lanetler okunurdu, küfürler edilirdi, şiddetli şekilde kınayacak eylemler de yapılırdı.

İnsanlar sokağa çıkardı; “şehitler ölmez” derlerdi, tabut taşırken…

“Vatan bölünmez” diye devam ederlerdi, fersah fersah bölünürken…

Çünkü bunun merhemi bu tür şeyler değildi.

Ortada bir sorun vardı, akan bir kan vardı, kandan beslenen kesimler bulunuyordu.

O kan aktıkça koltuğu sağlamlaşan insanlar vardı…

Şehit haberi geldikçe artan Milliyetçilik dalgalarının ırkçılığın en koyusuna doğru kayması kimilerinin işine geliyordu.

Ölen kendi çocukları değildi nasılsa…

“Vatan evladıydı” ölenler, kendi çocuklarıysa “has evlat” olmaya devam ediyordu.

Cepheye sürülen ve şehit haberi gelenler içerisinde üst rütbeli hiçbir askerin oğlunun olmaması elbette tesadüftü.

Tesadüf, yüksek yargıda da vardı, yüksek bürokratta da…

Ne tesadüf ki, aynı tesadüf “siyasilerde” de vardı…

Şehit olan da bu toprakların insanıydı, şehit eden de…

Her iki tarafta da ağlayan analardı, siyaset yapan başkaları, kınayan ama şiddetle kınayan da hep başkalarıydı.

Çoğunun tuzu kuruydu…

Timsah gözyaşı dökenleri bile vardı.

“Akan kan dursun, analar ağlamasın” diye atılmak istenen her adımda bir başka tesadüfe şahit olurduk.

Ve böylece 32 yıldır biz kınıyoruz, hem de şiddetle…

Şehitler ölmez diye bağırıyoruz, omuzumuzda taşıdığımız tabutlarla…

Vatan bölünmez diyoruz, kamplara ayrıldığımızı göre göre…

Aslında ne istediğimizi bilmiyoruz…

Kan akıyor ve bu kan, her devirde birilerinin işine geliyor.

Gelmezse, durması için ciddi adım atılır.

Demek ki, birileri o kanla güzelleşiyor, serpiliyor ve kendinden geçiyor.

Öyleyse kınayalım, şiddetini de arttıralım…

Şiddetli şekilde kınayınca, akan kan durmayacağına göre, birileri kesin güzelleşiyordur…

Hem de 15 yaşındaki genç kız gibi…

Utanmasalar “evet” diyecek Kontesler olacak ya, neyse…

 

Twitimden seçmeler

Mardin’de 8 sinema salonu olan alışveriş merkezi açılmış. Adıyaman’da ise sekizde birinden daha azı bile yok. Mardinlilere helal olsun diyorum. Vallahi de helal olsun.

="http://www.twitter.com/naifkarabatak">www.twitter.com/naifkarabatak