Hey! Vali bey yerine geç!

Hey! Vali bey yerine geç!

28 Şubat yargılanıyor, o süreçte sıkıntı çekenler de birer birer olanları anlatmaya çabalıyor. Kimi müdahil olmak için, kimi işlenen melanetlerin hesabının sorulması için, kimi de gelecek nesillere örnek olsun diye başına örülen çoraplardan bahsetme gereği duyuyor. 28 Şubat, aslında darbecilerin küstahlığının doruk noktasıydı.

Öyle bir hale gelmişlerdi ki, onlar bu vatanın gerçek sahibi, geri kalanların hepsi onlara hizmete hazır yığınlardı ve zaten tamamına yakını da haindi. Anlayış böyle olunca “astığı astık, kestiği kestik” den de öte bir durum söz konusuydu.

Kimse onları eleştiremez, hele bir denesin. Deneyenlerin başına ise çeşitli renkte çoraplar örülüyordu. Kimi işbirlikçi diye yaftalamıyor, kimi MİT’çi oluyor, kimi hain, kimi başka iğrenç suçlar.

Alınlarına vurulan lekeyi temizlemekle boş yere uğraşanlar, kendi canlarından değil, eşi ve çocuğuna gelecek belalardan korkar olmuşlardı. Bu açıdan toplumun tüm kesimlerinde konuşacak çok insan var. Ama önce kısa bir not…

***

Dün BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, mecliste yaptığı basın toplantısında, “İttihat ve Terakki’nin sorumlusu olduğu ve Cumhuriyet rejiminin unutturma politikasıyla büyük katkılar sağladığı Ermeni katliamının, her dilde karşılığı soykırımdır. ‘Soykırım dersek tazminat, toprak isterler’ deniyor, daha alçakça bir reddediş gerekçesi olamaz.” diyerek, 24 Nisan’ın “Ermeni Halkı Ulusal Yas ve Acıları Paylaşma Günü” olarak ilan edilmesini istemişti.

Belli ki Sayın Önder sabah uyandığında “bugün Ermenilere şirin görünme günüm” diye aynada saçını taramış.

Sayın Önder de çok iyi biliyor ki, neredeyse bizim bölgelerde yaşayanların yarısına yakını “Muhacir”dir. Muhacir olanlarsa bir başka ilden “zulüm nedeniyle” göç edenlerdir.

Bütün illerde milyonlarca insan bu şekilde göç etmiş. Çoğunluğu da Kars, Bitlis, Erzincan, Erzurum, Muş.. gibi illerden kaçıp sığınmışlar. Bu kaçışlar da ne tesadüf ki, 1915’li yıllara kadar uzanıyor. Zahmet olacak ama “Muhacirlere şirin görünme gününde” bir de buna baksan diyorum. Bu insanlar, acaba hangi zulümden kaçtı, bir mağduriyetleri söz konusu muydu? Bir çırpıda varını yoğunu kaybeden bu insanlar, geride bıraktıklarına gözyaşı bile dökebildiler mi?

Eğer Sayın Önder samimiyse 1915’e kadar gitmesine gerek yok, illa birilerine şirin görünmek için kendi inancına, kendi geçmişine, kendi atasına küfretmek zorunda da değil.

Henüz çok taze acılara odaklanabilir.

***

12 Eylül’ün izlerini taşıyan insanlarımız aramızda. 28 Şubat’ın mağdurları seslerini duyurmaya uğraşıyor.

Sırf eşi başörtülü diye ordudan atılan insanlar ayakta kalabilmek için neler yaptıklarını okuyoruz, ibretle dinliyoruz.

Sadece “namaz kıldığı” için işinden olan, ailesiyle birlikte mağdur olanların dramlarını okuyoruz.

Bütün sosyal hakları elinden alınan, hiçbir kamu kurumunda görev verilmeyen, adeta vebalı muamelesi gören insanlarımız vardı. Hem sadece asker de değildi. Akademisyenler vardı, öğretmenler, memurlar, müfettişler, doktorlar, hemşireler, işçiler ve daha kimler, kimler…

O insanlar, o günden bu yana maaş alamadılar, çektikleri acılarla saçlarına düşen ak, yüreklerini dağlayan acı katmerleştikçe katmerleşti.

Bir nesil yokluğa mahkûm edildi, hiçlikle mücadeleye terk ettiler. Toplumdan dışlandı, itibarsızlaştırıldı, herkesin kafasında “acaba ne halt etti ki” istifhamını uyandıracak suçlamalarla insanlar heder edildi. Onlardan olan çocuklar perişan bir hayata merhaba dedi. Hiçbir suçu olmayan eşi ve minicik çocuklarına hayatı zehir ettiler. Gözümüzün önünde cereyan edeniyse Milletvekili seçilen Merve Kavakçı’ya yapılanlardı ve sonrasında halkın seçtiği hükümeti alaşağı etmelerinde izlenen iğrenç yoldu.

Öylesine azıtmış, öylesine küstahlaşmışlardı ki, kurdukları Batı çalışma Grubuyla (BÇG) insanları fişledikleri yetmiyormuşçasına bütün kurumların amiri konumuna geçip, yurdun dört bir yanında irili ufaklı bütün kurumları denetliyor, korku tohumlarını toplumun her kesimine saçıyorlardı.

Ve çok büyük bir kaynak da elde ediyorlardı. Bu kaynak, devletin bütün gizli bilgilerini elde etmenin çok ötesinde, derine sızma girişimiydi. Yapılan hukuksuzluklar, devletin heba olan paraları, insanların mağduriyetleri de cabası.

Önceki gün “Antidemokratik protokolle demokratikleşemeyiz” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, il ve ilçelerde bile kendilerini “en büyük mülki amir” konumuna da yükseltmişlerdi. O uygulamanın artıkları halen sürüyor. Bayram törenlerinde Valinin solunda belediye başkanı dururken, sağında ise garnizon komutanları durur. Diğer kurum amirlerinden hiçbir ayrıcalığı olmamasına rağmen “dayatma” bir uygulama bugüne kadar sürüyor.

O zamanlar, ilin valisi bir bayram töreninde “durması gerektiği” yerde olmayınca garnizon komutanından uyarı gelirdi; Hey! Vali bey yerine geç!

Bütün bunlar darbecilerin ne kadar küstahlaşabildiğinin en somut örneğidir.

Sırrı Önder ise Ermenilere şirin görünme vaktinde uyanmış…

Önlemeniz gereken mağdurlar, yurdun dört bir yanında var ve ilk başlamanız gerekenler de “darbe mağdurlarına” iade-i itibardır. Gelecek itirazlara karşı da Önder’in sözüyle savunmaya geçeyim; “Bunu dersek tazminat, isterler’ deniyor, daha alçakça bir reddediş gerekçesi olamaz.”

Nasıl mağdur edildiyse öylece onurlandırılması gereken bu insanlarımıza karşı üç kuruşun hesabını yapmak ayıptır, günahtır.

 

Twitimden seçmeler

Kaliteli sağlık hizmetini tabeladan ibaret sananların yanılgısının cezasını hiç suçu olmayan vatandaşlar çekiyor.

="http://www.twitter.com/naifkarabatak">www.twitter.com/naifkarabatak