Merhum Turgut Özal “Benim memurum işini bilir!” diyerek aslında bir yol açmıştı veya açılan yolun dönüşü olmadığını bildiğinden “verilenin az olmadığını” bu şekilde anlatabiliyordu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da memura verdikleri 4+4’lük zammı aklamak için “Öyle memur kardeşlerimiz var ki 2 değil 3 olsun eyvallah ama hanımının altında kendi altına araba var. Daha önce böyle bir şey var mıydı? Yoktu. Ben tavsiye ediyorum araba alacağına ev al. Önce başını sokacak bir evin olsun. Buna da bir öncelik yap daha güzel olur.” diyordu…
Doğrusunu söylemek gerekirse, devlet memurunun, aldığı maaşla ev ve araba alması, matematiksel olarak pek mümkün değil.
Bunun için birkaç yol var; Birincisi “miras” kalması, ikincisi “piyangodan” büyük ödülün çıkması, üçüncüsü “hediye” alması ve sonuncusu da “yıllarını ipotek altına” aldırmasıdır.
Miras ve piyango konumuz dışı ama diğer ikisi önemli.
Mesela araba kredisi çeker, en az beş yıl, belki on yıl…
O süre boyunca hem arabaya biner, hem arabanın masraflarını karşılar ve hem de kalan parayla da taksitlerini öder.
Yemeye, içmeye, gezmeye, tozmaya, çocuklarının eğitim ve sağlık harcamalarına yeter mi, üst başa bir şeyler alınır mı orası muamma…
Bu elbette “durumu iyi olan” içindir…
Bir şekilde “geleceğini ipotek altına almaya” niyetlenmişse, ev de alır, araba da…
Sonra icra gelir belki, hevesleri kursaklarında kalabilir…
***
Ama “işini bilen” memurlardansa yani merhum Turgut Özal’ın işaret ettiklerindense kredi çekmeye ihtiyaç duymadan “hediye” yoluyla bunları edinebilir…
“Hediye” asla karşılıksız olmaz…
Bunun için bir şeyleri görmez mesela…
Bazı şeyleri örtbas edebilir…
“Tercih hakkını” hediyeden yana kullanma yolunu seçebilir.
Ondan sonra gelsin paracıklar, katlar, yatlar ve arabalar…
***
Ama her memur “işini bilen” olmadığı gibi, her memur da “harama” yaklaşacak değildir.
Öyle Siirt Belediye Başkanı rüşvetten gözaltına alındı diye, bütün belediye başkanlarının rüşvet yediğini mi sanıyorsunuz?
Hani bir tane “AK” Partili belediye başkanının rüşvet aldığını,
Her yeni yapılan sitelerden pay aldığını,
Rüşvet vermeyen marketlere izin vermeyip, hisse aldıklarının zincirine bir dizine halka eklendiğini,
Bütün işleri “yandaşlarına” ihale ettiklerini,
Bir bakkala “emanet” para bırakıldığını,
“Pis işleri” yakınlarının yaptıklarını göreniniz oldu mu?
Olamaz…
AK Partili tüm belediyeler, “anasının ak sütü” gibi kazandıklarıyla idare etmeyi biliyorlar ama “sütü bozuk” olan da hemen tutuklanıyor…
Ve onların altlarında üç araç da olur, farklı illerde yatırım da, hatta İstanbul’da hastane, farklı farklı işletmeler, Amerika’nın Teksas eyaletine kadar uzanan yatırımlarına rastlarsınız.
***
Buna karşın, üç kuruşluk “teklif mektubu” tercihini, “Şafak Operasyonu” yaparak ortaya(!) çıkaran canım polis ve yargı, sokaktaki çocuğun bildiklerini bilmekten bihaber olabilir.
Ama zaten biz memurlardan bahsediyorduk, “seçilmişler”den değil…
Seçilenleri aklamakla yükümlü memurların olmasından doğal bir şey olamaz.
Bu aklama, verdiği hediyeyle doğrudan orantılıdır ve aldıkları da onların “ayarını” belirlemektedir.
Ve AK Partili belediyelerin “AK” kalması, onların taşıdığı siyasi misyonla mı alakalıdır, güçleriyle mi bilinmez…
Başbakan bu “ak kalan”lardan mı bahsediyor, yoksa hep “pirüpak” bırakılanlardan mı bilmiyorum.
Bildiğimse, bir başbakanın halkını doğru okuması gerektiğidir.
Bu satırların yazarı, 2001 yılında memurdan fazla maaş alan bir işçiydi…
Atadan kalan bir evi ve bir kooperatif hissesini satarak ev alabilmişti. Sonra bir de ucuz araba…
AK Parti iktidara geldiğinden bu yana yapılan baskılara direnmek için canını dişine taktı.
Tehditler, hakaretler, sürgünle gözdağı vermeler ve birkaç “şerefsiz” kamu görevlisinin iftirasıyla süren mahkemeler ve aldığı cezalar…
AK Parti döneminde 28 Şubat’ı yaşayan birisi olarak, başbakanın sözüne ancak gülerim, hem de acı acı…
10 yıldır iktidarda olan partinin bana “maddi getirisi” sıfırdan daha aşağıdır.
Demokratikleşme ve kamudaki yenilenme dışında bir getirisinin olduğunu söylemek için aklını kaybetmiş olmak gerekir.
Ama başbakan, bunun farklı olduğunu söylüyor…
Hangi memurmuş o?
Verdiğiniz maaşla üç araba alınıyorsa, neden başka ülkelere işçi gönderiyorsunuz?
Neden Avrupa Birliği’ne girip, genç nüfusu o tarafa doğru kaydırmayı hesaplıyorsunuz, neden memurlar aç?
Yoksa yanlış yere mi bakıyoruz?
Başbakan “işini bilenlere” mi bakıyor, “namusuyla” görev yapana mı?
Yoksa etrafında hep “AK” örnekler var da, biz mi farklı yöne bakıyoruz?
Twitimden seçmeler
Eskiden “Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur” diyenler vardı. Şimdi “Ben sizin hizmetkârınızım, ben ne dersem o olur” diyenler var. :)
="http://www.twitter.com/naifkarabatak">www.twitter.com/naifkarabatak