Asıl şimdi ordu göreve!

Asıl şimdi ordu göreve!
Türkiye tarihinde hiçbir zaman ordunun “darbe yapmak” gibi bir görevi olmadı ama neredeyse her on yılda bir “asli görevinin dışına” çıkanlar bulundu. Bazen bu süreç o kadar cıvıtıldı ki, asli görevini yapan ordu mensubu bulunamadı ya da o kadar sessizlerdi ki, onlar fark edilmedi bile. Şimdi işler tersine döndü; ordu göreve diye pankart açanlara karşın, bugün ordu asli görevini yapmaya başladı.
Bu ülke darbelerden çok çekti…
Kafası bozulanın darbe yaptığı, sabah erken kalkanın yönetime el koyduğu, gözünü ilk ovuşturanın muhtıra yayınladığı, kargaların kahvaltı etmediği zamanda sivillerin dikkatini çekenlerin bulunduğu bir hale geldik.
Zararı her yönüyle vardı, kârı ise sadece darbecilere ve onun şakşakçılarınaydı…
İktidarda “kendi istedikleri” olduğunda bir sorun veya sıkıntı görülmüyor, aksine “halkın iktidarı” söz konusu olduğunda veya bu yönde bir kamuoyu oluştuğunda “müdahale” etme gereği duyuyorlardı.
Aslında her seferinde “müdahale eden” aynı değildi ama nasıl oluyorsa hep eli silahlı olanlarda ve halkı koruma görevi üstlenenlerde “darbe iştahı” baş gösteriyordu.
Oysa o silahlar, kendilerine emanetti ve emanete hıyanet edene de hain derlerdi.
Halkın canını, malını, namusunu, onurunu, şerefini koruması gerekenlerin, bütün bunları alma çabası anlaşılır gibi değildi. Çünkü darbecilerin yaptığını en aşağılık işgalcilerin bile yapması mümkün değildi.
Yurdumuz düşman işgalinden kurtaralı çok olmuştu.
Yunanlıları denize gömmüştük, birer birer…
Çanakkale’de yedi düvele karşı savaşmış, bir tekini bile içeriye sokmamıştık.
Kurtuluş mücadelesi vermiş, sonrasında cumhuriyeti kurmuştuk ama darbe heveslisi bir avuç askere yenilmek üzereydik.
Her on yılda bir ülkemiz işgal ediliyor, düşman kurşunuyla değil, “dost görünen düşman” kurşunuyla vuruluyorduk.
Vatanı koruma adına görev yapanlar, her ay aldıkları maaşında milletin vergileriyle toplandığını biliyorlardı.
Vatanın asıl sahibi olan millete karşı, vatanı işgale çabalıyorlardı.
Görevleri yasalarla belirlenmişti.
Vatanın topraklarını düşmanlara karşı koruyacaklardı.
Dışarıdan gelecek müdahaleye karşı da askeri hazır halde tutacaklardı.
Bunun için 20 yaşına gelen her vatandaş “kutsal” bildiği bu ocağa seve seve katılacaktı.
Analar, gözü gibi koruduğu yavrularının saçına kına yakarak teslim edeceklerdi…
Ediyorlardı da…
Yani aslında millet, orduya karşı her türlü görevini yerine getiriyor, huzur içinde uyuduğu için dualarından da eksik etmiyordu.
Sadece darbeciler darbe yapmıyordu ama…
Gönlünden darbe geçenleri de kışkırtmak gerekiyordu…
Her seferinde orduyu darbeye davet edecek güruh bulunuyordu. Çoğunluğu medya mensubu olan bu hainlere bazen rektörler katılıyordu, bazen akademisyenler, bazen solcular, bazen laikler, bazen Kemalistler…
Hepsi de kendi iktidarlarının devamı için “kukla asker” arıyorlardı…
Tarihteki örnekler ise bazı askerlerin iştahını kabartıyordu.
Hiç hak etmediği koltuğa oturacak, servetine servet katacaktı.
Milletine ihanet eden bu hainleri kışkırtanların desteğiyle her on yılda bir görev alanından çıkarak, üstlerine vazife olmayan işe kalkışıyorlardı. Bazısı başarıyor, bazısı uyarıyla yetiniyor, ardından gelecekleri haber vererek, güçlerine güç katıyor, dengeleri ellerinde tutuyorlardı.
Bununla yetinmiyor, milletin inancına karışıyor, nasıl giyineceklerini belirliyor, nasıl eğitim alacaklarıyla ilgileniyor ve hayatın her alanına müdahale ettikleri halde bir tek vatanı korumayı beceremiyorlardı.
Oysa asıl görevi de vatanı korumaktı.
İnsanları fişliyor, dinliyor, takip ediyor, korku toplumu oluşturmak için her türlü kötülüğü yapıyorlardı. Oyun sahneye koyuyorlar, figüran oynatıyorlar, insan öldürüyorlar, kargaşa çıkarıyorlardı.
Bütün bunları el birliğiyle yapıyorlardı. Sivil destekçileri, borazanları, yağcıları, yalakaları ve kalem tutanları vardı.
Zamanının geldiğine inandıklarında “bizi çağırın” diye haber yollarlardı.
Sütler kaymak tutar tutmaz geleceklerini söylerlerdi…
“Özgür tahsil” yapanlar, “aydın” olduğunu söyleyenler, karanlık güç odaklarıyla işbirliği yapıp, “ordu göreve” pankartı açacak kadar adileşebiliyorlardı.
Oysa çağırdıkları yerde ordunun bir görevi yoktu.
Rayından çıkılsın isteniyordu.
Demokrasi sekteye uğratılsın, özgürlükler askıya alınsın, insanlara zulmedilsin, ekonomi kötüye gitsin, insanlar sersefil olsun diye birilerini göreve davet ediyorlardı.
Sonra Susurluk’ta kamyona çarpan bir araç, yerden fışkıran silahlar, ortalığa saçılan darbe planları kirli yüzlerini ortaya çıkardı ve bugüne kadar karşı konulmayanlar şimdi gün saymaya başladı.
Silahlı Kuvvetlerde yeri olmayanlar, birer birer ait oldukları kodese tıkılıyorlardı.
Ve artık “ordu göreve” diyenlerin asıl niyeti ortaya çıkmıştı.
Şimdi demokrasi her gün biraz daha rayına oturuyor, kurumlar her gün biraz daha görev alanının farkına varıyor ve ordu, asıl şimdi görevine dönüyor.
Ve bu ülke için, millet için çok büyük bir kazanımdır.
Şu iyice anlaşılmalı ki, ordu (zor zamanlar) için güçlü olmalı ama milletine gücünü gösterme adına görev başında bulunmamalıdır.

Twitimden seçmeler
Bazen bir dertten kaçarız, binlerce derdin tam ortasına düşeriz. Bazen binlerce dert, birinden daha hafif gelir.
Twitter.com/naifkarabatak