Işık Kız güneşin bağrından kaçmaya karar verdiğinde, öylesine uzak, bir sıcak topun içinden ‘’dünya denilen soğuk bir yere’’ sekiz dakikada ulaşacağını düşleyemiyordu. Düldül Dağı’nın göğsüne ayağı değdiğinde güneş ilk gülümsemesini dağıtmaya başlamıştı, bile. Işık Kız dağı seyretmeğe, dolaşmaya yeltendi. Fakat kar ve buzlar onu hiçte sevmediler. Derhal eriyorlardı ayakları altında, nedense. Düldül Dağı’nın tepelerinden inen, bir eski yıldırım kalıntısını gördü. Ona sarıldı. Birlikte uçmaya başladılar. Yıldırım kalıntısı, paslı kızıl bir renkteydi. Araplı köyü kıyısında, Ceyhan Irmağı onların şiirsel inişini şaşkın gözlerle izledi. Işık kız, orada hava kirliliği nedeniyle ölmüş balıkları avuçlarına aldı, çok şaşkın bakışlarla onları seyretmekteydi, oldukça duygulandı. Derken suya daldı; su onu bir buğu ile karşıladı. Alıştılar su ve Işık kız, sonunda. Suda bir yunus gibi yüzüyordu, gökyüzüne fırlıyordu, cambazlılar yapıyordu, görülmeye değerdi, dansı. Balıkları avlamaya gelen kuşlar, kendisini göremiyordu, nedense?

Sudaki eğlenceli yolculuk Ceyhan Irmağı üzerindeki Demir köprü’ye geldiklerinde şaşkınlığa dönüştü. Orada onun eğlenceli dansını izleyen Şahmeran, birdenbire derin uykusundan uyandı. Yarı öfkeli, yarı meraklı Işık Kız’ı tuttu. Demir köprü üzerindeki yarım daire biçimindeki, yüksekliğe kadar kaldırdı. Ona ‘nereden gelip nereye gittiğini’ sordu. Kız konuşamıyordu. Ağzını açtı, bir kütükten uzun dilini çıkardı. Dilinin içinden küçük bir insan dili çıkardı. Bu dili Işık kızın ağzına taktı. Kız çok güzel bir ‘’Ceyhan ağzı’’ ile konuşmaya başladı. Dünyadaki yaşamın kaynağının ışık ve yer çekimi olduğunu biliyordu. Kaynak ana nedendi. Oysa bu nedenin sonuçlarını bilmiyordu. Şahmeran’a sordu. O yaşamın sonuçları ‘’insan aklı, şiir ve müzik’’ olacağını açıkladı.

Belediye binası yakınlarındaki ana caddeye, ışık kızı Şahmeran bıraktı. Koca kızın ağzında sadece dili gözüküyordu. Kalan kısmı su rengindeydi ve görünmezdi. Dörtyol Ekmek fırınına doğru yürürken bir ateş böceği onun yürüyen diline konmak istedi. Ateş böceğini avuçlarına aldı. Hayvan korkudan titriyordu.

‘’Ben görünür insan olmak istiyorum. İnsan aklı ve onun sonuçlarını keşfetmek istiyorum.’’ Dedi. Bunun üzerine ateş böceği ‘’bana bir insan ömrü verirsen, sana yol gösteririm ‘’dedi. Işık kız şaşırdı.

‘’İnsan ömrünü nereden bulabilirim? Olacak bir şey iste.’’ Diye yalvardı.

‘’Şu Mor Dut ağacının içine gireceksin. Orada yedi gün kalırsan on yedi yaşında bir kız olarak girdiğin yerden dışarı çıkarsın.’’

‘’-Bu dutun içine nasıl gireceğim, ben?’’ Dedi, Işık kız. ‘’Karşıda bir matbaa var, orada Halis emmi var. Onun babası bu dutu eskiden çok suladı. Bu ağacı da onun ektiği söyleniyor. Ondan bu ağaca girilen ‘’dut kilidi’’ alacaksın.’’ Ateş böceği ile Ceyhan’ın tüm sokaklarını dolaştılar. Ceyhan Tren İstasyonunda ‘’Kuğu Gölü’’ balesini gösteri olarak sundular. Yalnızca Ayas’tan gelen bir ‘’deniz yeli’’ onları izliyordu. Sonra Çamlı Yolda üç kez gidip, geldiler. ‘’Gizemli bir Ceyhan sabahında’’ Ateş böceği görünmez olup yitti. Saat sekiz de İleriye Gazetesinden Işık Kız içeri girdiğinde Halis emmi yoğun bir biçimde çalışmaktaydı.

‘’Halis emmi, günaydın!’’ Dedi. Halis emmi, sağa sola baktı. Sadece havada kıpırdayan bir insan dili vardı.

‘’Bu da nesi? Ben bir şey göremiyorum. Yoksa Kamera şakası filan mı yapıyorsunuz? Günaydın, hele bir ortaya çıkın.’’ Halis emminin elini tutunca, adamcağız iyice şaşırdı.

‘’Ben görünemiyorum, Halis emmi. Şurada fırının karşısında bir Mor dut var onun gövdesine girip görünür olmam gerek.’’ dedi.

‘’Ne sıkıntı olsa, nerede bir bela olsa beni bulur. Hazır aklımı yitirmeden sana kilidi vereyim git, dolu işim var’’Diye yakındı. Bir bardak su verdi.

‘’Bu su o ağacın kilididir. Git tabanındaki toprağa dök, açılınca içine gir. Ben de aklımı toplayım şuracıkta, çok şaşkınım.’’ Dedi.

Işık kız suyu aldı. Gitti, ağacın altına döktü ağaç açıldı kız kendini ağacın içinde buldu.

Halis emmi, çok şaşkındı. Bir şaka olup olmadığını düşündü. Ama işleri çok yoğundu. Çalışırken bir süre sonra, olanları unuttu.

Pazartesi günü Halis emmi işinin başında çok yoğundu. Yanında çalışan işçilerden biri ekmek fırınına gittiğinde, Dut ağacının karnının şişmeğe başladığını gördü. Halis emmi o anada Işık kızı anımsadı. Birden bire yerinden fırladı. Dut ağacının olduğu alana seğirtti. Oraya ulaştığında dutun gövdesi boylu boyunca açılmış, yarılan gövdeden Işık kız doğmuştu. Doğum suyu alana ‘’dut şerbeti’’ olarak akmıştı. Işık kız yeni doğmuş bir geyik yavrusu gibi yerde kıvranıyor, ayağa kalkmaya çalışıyordu. Çevreye sokağın sakinleri toplanmışlar video ve fotoğraf çekiyorlardı. Bazıları kürekle, değnekle Işık kıza dokunmak ve vurmak istiyorlardı.

Halis emmi vurmak isteyenlere kızdı. Kalabalığı dağıtmak istedi. Işık kız ayağa kalkmış Halisi Emminin koluna girmişti. Çırılçıplaktı ve bir Afrodit’ten çok daha güzeldi. Bu güzelliği şaşkınlık ve hayranlıkla izlenmekteydi. Aptallaşmışlardı, sanki. Işık kız acı ile üç kez bir ‘’karaca sesi’’ çıkararak bağırdı. Gökyüzünü önce mor bir bulut sardı. Mor bulut sonra karardı, göz gözü görmüyordu. Galeri sahibi Uğur Kırkalı ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Birden Şahmeran Ceyhan Irmağından süzülüp Işık kızın olduğu yere ulaştı. Halsiz durumdaki Işık kızı alıp tek elinde tutarak ırmağa yöneldi. Galerici Uğur, iyice göremese de bu buğulu ortamdaki Şahmerana silahını çıkararak bir el ateş etti. Şahmeran durdu ve gelen mermiyi sağ avucunda yakaladı. Galerici Uğur’a bakıp, avucundaki mermiyi kafasına salladı. Uğur’un alnına değen mermi çekirdeği onun alnını kanattı, ise de. İki saat içinde her şey normale döndü.

Dut ağacı da eski halinde ayaktaydı ve görünüşü oldukça güzeldi. Polise gittiğinde Galerici Uğur’a herkes güldü. ‘’Kafanı bir yere çarpmışsın mermi değse şimdi ölürdün:’’dediler. Çekilen filmler ve videolar Şahmeranın ağzından çıkan mor bulut etkisiyle silinmişlerdi. Tüm telefonların şarjı sıfıra inmişti. Bu konuyu açanlara tanıklar bile gülüyor ‘bu bir düş’ diyorlardı. Halis emmi de;

‘’Bana bu konuyu açmayın, aklımı mı oynattıracaksınız’’ diyordu.’’Elinde filmi olan var mı? Yok. O zaman, bu bir düş ya da hayal’’ diyorlardı. Konu unutulmaya başlanmıştı. İşin tuhafı bir yandan olanlar unutulurken, olmayanlar yayılmaya başlandı. Mor Dut şöhret olmuştu. Mahalleli, köylüler, çocuğu olmayanlar gelip oturuyorlar, dualar ve düşler bağışlıyorlardı. O çevre gelip gidenden sorandan bıkıp usanmaya başlamıştı.

Belediye Başkanı bu dutun Ceyhan için önemini göz önüne aldı. Bir ‘’Şahmeran Şiir ödülü’’ düzenledi. Şiirler orada okunacaktı. Kültür müdürü nedense belediye başkanının tüm çalışmalarına karşı çıkmaktaydı. Burada şiir paneli düzenlenmesine de karşı çıktı. Hatta bir gece bu ağacı söktürmeye kalktı. İşe girişen araçlarda yangın çıktı. Az kalsın Kültür müdür de yanacaktı. Şimdi buradan ayrılalım. Işık kız şahmeranla nereye gitti, onu anlatalım.

Ceyhan Kütüphanesinin otuz metre altında Şahmeranın yer altı konağı bulunmaktaydı. Bu konak Topkapı müzesi planında yapılmıştı. Taşları granitti. İçerde bol oksijen, karanfil ve portakal ağaçları vardı. On iki de balıkbaş yaşamaktaydı. Balıkbaşlar on iki bin yaşında olup bir üniversite kadar bilgi sahibi kafayı ve zekayı taşımaktaydılar. Ceyhan’da yaşamış bilgili şair ve yazarların beyinlerini kafalarının içine, ileri bir yöntemle dizayn ettirmişlerdi. Işık kız burada bir denizatına binip dolaşıyor. Deniz keçilerinin sütünü içiyordu. Çok mutluydu, güzelliği günden güne artıyordu. Son kırk yıldaki Ceyhanlı güzel kızların özelliklerini kendisine Mor Dut fazlasıyla takıştırmıştı. Okul bando takımından güzel Seval’in baş döndürücü dudakları, Gülhan’ın elma kırmızısı yanakları, Yaver’in gülümsemesi ve servi boyu onda fazlasıyla yansımaktaydı.

Her gün Balıkbaşlar ona dünyayı anlatan dersler veriyorlardı. Şiir ve öykü yazmasını öğrenmişti. ‘’Işığın yolculuğu ve son çiçeği’’ konusunda tartışmalar yapıyorlardı. Mozart ayarında besteler yapıyor ve keman çalıyordu. Matematikte balıkbaşlarla yarışacak bir hale gelmişti. 12 Aralıkta yeryüzüne çıkıp Ceyhan’ın sorunları ve yaşamı konusunda bilgi toplamak üzere genel bir düşünce birliği oluşturuldu. Kendisine unutulmuş bir aileden, ölmüş ama nüfusu silinmemiş bir kız çocuğunun kimlik bilgisini içeren bir nüfus kâğıdı Balıkbaşlar tarafından yapıldı. ‘’Yazgı Güneş’’ adını taşımaktaydı, şimdi. Giyindi, kuşandı gerçek bir sinema yıldızı gibiydi. Demir köprü’nün karşı kıyısından sudan çıktı ve kurulandı. Horozlar ötüyorlardı. İki dirhem bir çekirdek giyindi. Dudaklarına önce pudra sonra fondöten, ardından kızıl bir ruj çaldıktan sonra karşı kıyıdan Kaynak mahallesi kıyısından Belediye önüne yürümeğe başladı.

Ulus Pastanesine girdi. Kıymalı suböreği ısmarladı, kendisine. Tuzlugöl’ü yaya dolaştı. İnsanlar şaşkın bakıyorlar, saygılarını asla yitirmiyorlardı. Başka yerde olsa bu güzelliğe ıslık çalan, laf atan sayısız kişi olurdu. Tren istasyonuna geldi. İnen yolcular tuhafça baktılar ama yine de bir sataşma olmadan, Ceyhan Lisesi kapısı önünden Halis emmisinin gazetesine girdiğinde saat 10.30 olmuştu.

‘’Günaydın Halis emmi.’’Dedi. Bu ses Halis emmiye hiç yabancı gelmedi. Ama hiçte anımsayamadı.

‘’Günaydın kızım, sen kimsin?’’

‘’Ben Mor Dut altında senin kollayıp sahip çıktığın kızım.’’

‘’Deme yahu! Ne güzel olmuşsun? Seni oğlanlardan birine alayım.’’ Dedi ve güldü. Çok güler yüzlü bir insandı. Sezdirmeden bir çay söyledi. ‘’Peki, neden geldin yine, başıma ne işler açacaksın? Senin yüzünden şimdi, Mor Dut’u sökmek için çok uğraşmaya başladılar. İyisi mi beni de söktür de kurtulalım şu fani dünyadan.’’

‘’Benim babam yok, Halis Emmi seni baba olarak seçtim, ben. Beni kızın olarak kabul et. İşim yok, bir de iş ver bana.’’

‘’Benim bu baba ocağından başka yerde sözüm geçmez. Burada çalışırsan çalış. Seni kızım olarak kabul edeyim, gel elimi öp, bakalım.’’Kız Halis Emminin iki elini öptü. Halis emmi de onu yanaklarından öptü.

‘’Burada dün bir ilan yayınlandı. Kültür müdürü bir kültür çalışanı arıyor seni ona yollayım. Halis emmi yeni kızına ‘’bir yüzlük harçlık’’ verdi. Kız utandı, almak istemedi. Eliyle zorla cebine soktu. Kız da çantasından bir altın çıkardı. Halit emmisine verdi. Bu altının üzerinde Kleopetra’nın resmi vardı.

‘’Bunu nereden aldın?’’ Diye sordu.

‘’Şahmeran annem verdi. Yedi adet. Beğendiğim insanlara birer tane vereceğim.’’

‘’Beni gene kandırıyor musun, yoksa?’’ Dedi. Kız gülümsedi ve Kültür Müdürünün bulunduğu binaya yol aldı. Kültür Müdürünün odasına girmek kolay olmadı. Öğleden sonraya içeri girebildi. Müdür kendine bir sandalye gösterdi. Orada oturan diğer üç müdürle tanıştırdı. Birisi müze müdürü, diğeri Halk Eğitim Müdürü ve bir komiser. Müdür oldukça bilgiç bir tavırla yukardan bakarak konuşmaya başladı.

‘’Size birkaç soru soracağım. Sanırım şiir ve edebiyatla ilginiz vardır.’Sorun kim, bu ne sevdadır./Bu sevdadan usanmaz mı?’ Okuduğum dize kime aittir? Lütfen söyleyiniz.’’dedi.

Yazgı Güneş çok düşünmeden ‘’Fuzuli’’ dedi. Şaşkın ve asık bir yüzle süzmeğe başladı.

‘’İlk defa bu soruma doğru yanıt veren siz oldunuz. Şimdi daha zor bir soru soracağım.’Yaşar Kemal’in hangi romanında Kara Ali diye bir karakter vardır? Nerede yaşamıştır?’’

‘’İnce Mehmet romanında izci rolündeki, özünde çok merhametli bir adamcağızdır. Kadirli’nin Azaplı Köyünde yaşamış, otuz yıl kadar önce ölmüştür.’’ Müdür kızarmağa başladı.

‘’Anlaşılan buraları iyi çalışmışsınız, şimdi size başka yazardan soracağım’’ Dedi. İçeri Kaymakam girdi. Herkes ayağa kalktı. Kültür müdürü kaymakama yer gösterdi. Odada bulunan diğer kişiler çıktılar.

‘’Ben sayın kaymakam beyimizin izniyle iki soru sorup sizi yollayacağım. Orhan Kemal’in ‘Eskici ve oğullarında’ baba nasıl topal olmuştur? ‘’

‘’Savaşta kurşun yemiş, sözde ağrı kesici yapılmadan ayağını doktorlar kesmişler.’’

‘’Bir soru daha var bu romanda ‘Tarsusi’ diye bir söz geçmektedir. Bu sözü biliyor musunuz?’’

‘’Çift kişilik kulplu fincanda yapılan bir kahve biçimi.’’

‘’Bravo!’’ dedi. Müdür ‘’sizi işe alıyorum. Sayın Kaymakamım siz ne dersiniz?’’

‘’Ben bu romanı bir ay önce okudum. Hanımefendi çok iyi değerlendirme yapıyor, bir soru da ben sormak isterim.’’ Kültür müdürü ‘’buyurun’’ dedi.

‘’Bu roman çağdaş ileri teknolojinin uygulamaya girişi ile küçük esnaf ve sanatkârın batışını çok güzel anlatıyor. Traktör giren tarlalarda traktörün hurdaya döndüğünün, ağa gibi yaşamakta olan ailelerin ‘’pamuk işçisi’’ olduklarını görüyoruz. Bu romanda öykü nasıl sonuçlanmaktadır?’’

‘’Topal eskici tarladan, pamuk toplamaktan hasta ve bitkin dönen çocuklarının iyileşmesi için tek geçim kaynağı olan eskici dükkânını satması ile bitiyor. Eline örsü, çekici alan eskici canlı bir heykel gibi kahramanca Adana sokaklarında bir merdiven altı araması son cümle oluyor.’’

‘’İlçemiz ilk defa böyle bilgili, araştırma yapmış bir kişi ile karşılaşıyorum. Yarından sonra burada benim yardımcımsınız. Ceyhan’daki ve Ceyhan’la ilgili Kültür etkinliklerine katılacaksınız. Yarışmaları denetleyeceksiniz.’’
Yazgı Güneş işine başladı. Halis amcası evlerine yakın bir yerden iki odalı bir ev tuttu. Her şey unutulmaya başlarken bazı konularda söylence fırtınasına dönüşüyordu. Yeni görevine başlayan Yazgı Güneş, İleriye gazetesinde de Haftada üç kez yazı, yorum ve şiir yazacaktı,

Nisan ayı ortaları Ceyhan yasemin, gül ve karanfil kokularıyla baharı karşılamaktan memnundu. Kaymakam Nuri Çelik yerel gazeteleri okuyordu. Okudukça heyecanlandı, ilgisi arttı.’’ Ne yazık ki, koskoca gazetelerin Kitap ekini okuduğumda, devedişi gibi yazarların kitap eleştirilerini defalarca okuyorum. Bu eleştirilerde kitabı hiç okumadıkları düşüncesi içime doğuyor. Gizemli, şaşırtıcı, düşündürücü ve çok genel söylemler eleştiriyi dolduruyor ama kitabın içeriği ile ilgili bir fısıltı oluşmuyor. Okuyucu kitabı tanımaktan daha çok, daha da yitiriyor. İlkeler, yanlışlar, yöntemler açıklanmıyor. Bir öykü tanımına girişiyor eleştirmen sonuçta öykünün ne olduğundan çok ne olamadığını anlatılıyor. İnsan bir yol bulayım derken belli yolları da yitiriyor. Yardımcı Doçent Maksim Gorki’yi ballandırarak anlatıyor, bakıyorsunuz yaşamını hiç bilmiyor. Romanının etki mekanizmasını açıklayamıyor.

Okumadan yazıyorlar, basıyorlar. Editörlük yaptım diye öğünen yayıncılar, ilkokul öğrencisinin yapmayacağı yanlışları yapıta dolduruyorlar.’’ İki kez bu yazıyı okudu, Kaymakam bey. Sonunda Yazgı Güneş’i makamına çağırttı. Tartışma öğle yemeğine kadar sürdü. Tartıştıkça büyük bir hayranlık duyuyordu Yazgı’ya.

Yemeğe birlikte çıktılar. Genç kaymakam ve güzel gazetecinin derin söyleşisi anında dedikodulara dayanak oldu. İnsanlar yakıştırmayı severler. Boşanmaya kalkanı caydırmaya, birbirlerini ölesiye sevenleri de ayırmağa eğilimlidirler. Bu özellik olarak kazanılmıştır sanki. Öğleden sonra Yazgı Güneş Belediye başkanı ile yıllık yarışmalar ve desteklerle ilgili görüşmeye gitti. Kültür müdürü Kaymakam beyin odasına daldı. ‘’Hayırlı bir durum olup, olmadığını merak ediyordu.’’ Bu konuyla ilgili sorulara Nuri çelik zarifçe gülümsemeyle yanıt vermekteydi. Günler bu ve başka müdür ve yetkililerin bu tür yakıştırmaları ile devam etti. Malmüdürü bu konuda ısrarcı oldu.

Kaymakam Nuri Çelik akrabası olan nişanlısını, bir yıl kadar önce trafik kazasında yitirmişti. Bu ailesinin bir tercihiydi. Kendisi otuz yaşına yaklaşmaktaydı. Burası ikinci görev yeriydi. Bu durum onun kafasını çok karıştırmıştı.

Yazgı Güneşi çok beğeniyor, kendisi ile evlenmek istemezse gururunun kırılacağını düşünüyordu.

Sonunda Adana Müze Müdürü Selda Kırlangıç bu konuda bir görüşme yapmak için kendisini razı ettiğinde Yazgı güneş Hüseyin Başkanla verimli bir görüşme yapmaktaydı.

‘’Yazılarınızı ilgiyle okuyorum. Ödül verdiğimiz yardımlarda bulunduğumuz kuruluşların amaçları doğrultusunda yardımları değerlendirdiğinden ben de kuşkuluyum. Gerçek Edebiyatın bu ödüllere dayanarak kurulamayacağını da iyi biliyorum. Gerçek edebiyat yalan, seks, şantaj dedikodu kaynaklarına ve bu uydurma ödüllere kesinlikle muhtaç değildir. Güncel sistemin gerçek edebiyatı yok etmek, yazarları parçalayıp yutmak konusunda çok aç gözlü olduğunun da farkındayım. Bütün bunlar bizim ödül vermemizi çok az etkiliyor. Yıllarca önce tanıdığım az tanınmış bir yazar, ‘bu kentte sokak köpekleri çok besili ve rahat yatışıyorlar. Bu başkan kesinlikle yeniden seçilir.’ Demişti. Sonradan o başkan oylarını artırarak üç kez seçildi. Başkan kalabilmek kolay bir sanat değildir. Belki de yazar olmak, daha doğrusu gerçek anlamda yazar olmaktan daha da zordur.’’

‘’Beni kültür alanında deneyim ve bilgi yönünden çok etkilediniz. Özellikle şişman ve uyuşuk sokak köpeği söyleminiz beni çok düşündürdü. Bu üçüncü görüşmemiz size daha sık gelmem lazım.’’ Dedi.

‘’Mor Dut kesilmemeli, diyeceğim size. Beş kişi ile gece gündüz Mor Dutu gözlüyoruz. Yer olarak yola açılması gereği öne sürülerek bu ulusal değerimizi korumak ve tek yaprağını yok etmemek için ne gerekirse yapmaya kararlıyım. O konumda açılacak bir yığın alan ve harabe var ora için kimse konuşmuyor. Bu konuda sizden destek ve gazete yazıları umuyorum.’’ Dedi.

‘’Mor Dut kesileceğine benim gibi yüz bin Yazgı Güneş yok olsun.’’ Deyince, Hüseyin başkan yerinden fırladı, neredeyse sarılıp öpecekti. Çok ilkeli ve bayanların sınırlarına çok saygılı bir beyefendi olan başkan tokalaşmakla yetindi. Derhal iç ceplerinden kulplu bir çeyrek altın çıkarıp ‘’onurlu gazetecilik’’ ödülü sıfatıyla Yazgı Güneş’in beyaz yakasına taktı. Kızcağız kızardı, şaşırdı. Kendine güçlükle geldi ve Şahmeran’ın Kleopetra portesini taşıyan antik altınlardan birini çıkardı. Ambalaj yapmıştı başkana takdim etti.

Başkan böyle bir armağanı hiç ummuyordu.

‘’Bu armağanınız bana dünyanın en büyük ödülü olacaktır.’’ Dedi. Bu gizemli ödülü ceketinin cebine koydu. Aylarca da onu açıp içinde ne olduğuna bakmak aklına gelmedi. Yazgı Güneş yol üstündeki İleriye gazetesine uğradı. Yarım saate bir yazı yazıp, baskıya verdi. Halis Baba orada yoktu. Çok yorulmuş bir durumda kaymakamlıktaki kültür müdürü odasının bitişiğindeki bürosuna geldiğinde mesai bitmesine bir saat kalmıştı. Kahvesini yudumlamaya başladı. Kültür müdürü ile Müze müdürü içeri girdiğinde birden tüm yorgunluğu kayboldu. Selda Hanım kırk yaşlarında uzun boylu şakacı ve çok kültürlü bir hanımdı. Konu evlenme ve eş seçimi konularında çok ayrıntılı bir sohbetten sonra tasarladıkları evlilik işine geldi.

‘’Çok güzel, zeki, başarılı bir kızsınız. Biz sizi Nuri beye uygun bir eş adayı olarak gördük. Ne dersiniz?’’ Dedi ve sustu. Susmaya devam etti. Yazgı kızardı, karardı. Hiç Kıpırdayamıyordu. Neden sonra kahvesine uzandı bir yudum aldı.

‘’Hafta sonu size yanıtımı veririm. Babamla konuşmalı, onun da bir görüşünü almalıyım. Onun dediği olur, sonuçta’’ Dedi. Halis Babasına durumu anlattı.

‘’Kızım, tercihinde çok özgürsün. Senin tercihin benim için en doğru tercihtir. Çok özgürsün seni her konuda sonuna kadar destekliyorum.’’ dedi. Ertesi gün, Kaymakamla karşı karşıya geldiler. Sadece bakıştılar, birbirlerine selam bile veremediler. Selda Hanım öğleden sonra telefonla aradı. Cumartesi günü Nuri Çelikle bir öğle yemeği buluşması önerdi. Osmaniye’deki bir canlı ‘yayın daveti’ almış olan Nuri çelik’le öğleyin bir görüşme böylece kararlaştırıldı.

Osmaniye’de önce bir pastanede buluştular. Neredeyse konuşmayacaklardı. Yazgı iki kez kalkıp, gitmek istedi. Nuri Çelik oldukça zeki, dürüst ve sabırlıydı. Zekâsıyla yazgıyı etkilemeyi başardı. Saat dörtte TV programı için ayrıldılar.
 
Osmaniye Oşyad dernek başkanı Mustafa Bardak’ın bürosunda Yazgı Hanım iki saat kaldı. Program bittikten sonra Çin lokantasında yemeklerini yediler. Artık Yazgı Hanım tüm çekingenliğini yitirmişti. Osmaniye tren istasyonuna kadar mis gibi kokuları doyasıya tattılar. Bu sokağın en güzel mevsimiydi. Nuri kızı iki kez öpmeyi denedi ise de başaramadı. Sonunda kız ezbere ‘‘bana şiir oku ya da türkü söyle’’ dedi. Çok hafif bir sesle okunan türküyü Yazgı beğenmedi. Daha sonra parkın karşısındaki PTT binasının ardındaki sokaktan yürürken bir şiir okudu.

‘’Dörtnala gelip uzak Asya’dan

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.

Kapansın el kapıları, yok edin insanın insana kulluğunu

Bu hasret bizim.’’ Bu şiirin okunuşu Yazgı’yı derinden etkiledi. Sımsıkı sarıldı, Nuri ile ilk öpüşmeleri orada oldu. Yorulana kadar gezdiler. Mustafa Bardak’ın konuğu oldular, tüm geceyi kendilerine ayrılan odada geçirdiler. Ertesi günü Kastabala antik kentini dolaştılar. Antik tiyatroda fotoğraflar çekildiler. Nuri’nin 2 Temmuz doğum günüydü. On gün sonra Halis babanın Alman pınarındaki yayla evinde sade bir düğün yaptılar. Çok mutlu olduklarından kimse kuşku duymuyordu.

Kültür müdürü sürekli dut ağacını kestirmek için araç istiyor, belediyeye haber gönderiyordu. Odunlardan ‘’Özürlüler derneğine’’kendi parasıyla, ‘’hayrına sandalyeler yaptıracağını’’ açıklıyordu. Kaymakam beye yalvarıyordu. Yazgı Güneş’le araları açılmış konuşmuyorlardı. Kaymakam Nuri ağacın kesilmesini kesinlikle istemiyor, müdürle de iyi geçinmek istiyordu. Kendisi seçimlerde vekil aday adayı olan Kültür müdürü bu ağacı kestirirse oyların kendisine yöneleceğini, bu konuda bir esinti olacağını kafasına yerleştirmişti. Bu takıntısını kafasından atamıyordu. Yazgı Güneş’e, Halis babaya çeşitli aracılar yolluyor, bir türlü bu işi çözemiyordu. Neredeyse umudu kesmişti. Kasım ayı başlarında Kaymakam on gün Viyana’ya eşiyle davet edildi.

Bu ‘’Mor Dutun katli’’ için büyük bir fırsat olmuştu. Bir Pazar günü komşu ilçenin belediyesi sabah erkenden dutu güçlükle yerinden söktü. Dut eski mezbahaneye, ırmak kıyısına getirilip konuldu. Geceleyin şahmeran gelip, dutun yanı başında saatlerce ağladı.

Yazgı güneş uçaktan indi. Evine gitmeden Halis Babanın evine geldi. Halis baba yatağın içinden çıkmıyor ağlıyordu. Yazgı çok kaygılandı, sonunda dutun kesildiği söylendi. Hiç evine gitmeden doğru koşarak eski mezbahaneye geldi. O gün saatlerce dutun kıyısında oturdu. Gece de orada bekledi, ağlıyordu. Kocası çok yalvardı ise de üç gün yemeden içmeden orada kaldı. Bir türlü dutun yanından ayrılmayan Yazgı Güneş’e bir eğretileme yapmak isteyen Nuri Çelik ‘’eve gelmezsen yüzüğünü çıkarır atarım, ayrılırız.’’ dedi. Yazgı kıpkırmızı gözleriyle Kaymakama baktı. Sonra yüzüğünü çıkardı kaymakamın cebine koymak istedi. O almak istemeyince gitti arabanın içine attı.

Gecenin ortası şahmeran yine geldi. Nohut Pilakisi yaptırmıştı, birlikte yediler. Şahmeran ‘’Sevgili kızım, kocana dön. Ben gerekli ilaçları yaptırdım. Bu ağacı eski yerine elimle götürüp ekeceğim. 25 Kasımda ayda ışık kraliçesi olarak davetlisin. Orada bin yıl kalacaksın. Şu son günlerinde kocanı incitme. İyi bir anı olarak kal’’ dedi. Mor bir bulut etrafı sardı, şahmeran dutu kucağına aldı, tüm sokaklardan geçtiler. Bir yumurta şeklindeki mor bulut sessizce ilerliyordu. Köpekler acı bir sesle ağlar gibi bağırıyorlardı. Şahmeran eski yerine dutu ekti. Kasım ayında dut yemyeşil yapraklarını açtı. Tüm Ceyhan’ın serçe sürüleri dutu ziyarete geldiler.

Hüseyin başkan da geldi, dut eskisinden sağlıklıydı. Hüseyin başkan duta baktıkça ağlıyordu, bu sevinç gözyaşlarıydı. Saat 10.00 kültür müdürü şaşkınlıkla Mor Dutu görmeye geldi. Gözlerine inanamıyordu. Halk ona nefret dolu gözlerle bakıyordu. Utanç içinde gitti. Dutu yerinden sallamaya çalıştı. Kendisi sarsıldı, bir daha sallamayı denedi. Duta dokunduğu anda, ellerinde bir duman çıkmaya başladı. Kapkara bir kömüre dönüşmeğe başladı. Sonra ayakları çıra gibi yanmaya başladı. Kenara küreklerle çektiler. Kimse bir damla su dökmedi. Hastaneden cesedini almaya gelenler, bir poşet yanık kömür ve kül alıp götürüp morga koydular.

Yazgı Güneş kocasının kollarına dönmüştü. Hafta sonunu tüm dünyaya kapılarını örterek birlikte geçirdiler. Pazartesi ilk iş Mor Dutu görmeğe gittiler Ceyhan’ın en güzel çiçeklerinden bir çelenk koydular.’’Nuri&Yazgı
Sonsuza dek’’ yazısı halkın kafasına kazındı. O akşam evde olamadığı zaman Nuri dinlediği ‘’Bak yeşil- yeşil’’ adlı acıklı bir şarkını sözlerini günlük gazetenin köşesine yazmıştı. ‘’Bunu ben yokken mi?’’ yazdın dedi. ‘’Evet’’ dedi. Onun gözlerine yeşil-yeşil bakmaya başladı. Gözlerinden bir damla yaş geldiğini görünce eleriyle sildi.

Yazgı Güneş’in aya yolculuğu için dört gün kalmıştı. Elinden gelen sevginin tümünü fazlasıyla gösteriyordu. Sevda tüm benliğini sarmıştı. Dünyayı bırakıp gittiğinde onsuz ne yapacaktı, nasıl özleyecekti. Oruç tutacak birinin çokça yemek yemesi gibi Nuri’yi daha çok sevmek istiyordu. Oysa dört gün kalmıştı. Perşembe günü Sofiya Loren’in bir filmini izlemeye gittiler. Ayrı bir locaya oturmuşlardı. Filmdeki kız acı bir ayrılık yaşamıştı. Yazgı
Sofiya Loren’in daha güzel bir benzeriydi sanki. Sinemadan çıkıp eve döndüler. ‘’Bir gün ben uzak yıldızlara yolculuk yapar, yitersem ne yaparsın?’’dedi, Yazgı Güneş.
‘’Ömrümce beklerim.’’ Dedi.

O gece hiç uyumadılar. 25 Kasım son günleriydi. Nuri uyumaya çalışıyordu. Geldi, uyandırmaya çalıştı.

‘’Ben uzak yıldızlara gideceğim, son bir defa sev beni.’’ Nuri uykulu yarı baygın bir bakışla ‘’hevesini yarına sakla’’ dedi. Derin bir uykuya daldı. Horozlar ötmeye başlamıştı. Pencere açıldı, içeri bir kuğu girdi, kanatları arasından bir genç kız eli uzandı, Yazgı Güneş’e birlikte yatağa oturdular. Elini Yazgı Güneş’in yanaklarına dokundurmasıyla, genç kız bir dut dalına dönüşmeğe başladı. Yatağın üzerinde yastık biçiminde dut yaprağı yığını kalmıştı. Bir de kıyıda insan dili. Yazgı’yı göğsünden içeri sokan kuğu, odada hüzünle dolaştı. Odadan çıkmak isterken gürültüyle cama başını vurdu. Tekrar açık cama doğru uçtu. Gökyüzünde dolaşmaya başladı. Aya doğru yol aldı. Kuğunun cama vurma sesiyle uyanan Nuri Çelik eşinin olduğu yerde dut yapraklarından bir küme gördü. Derhal açık pencereden dışarı baktı. Ay oğul yapmış bir arı kümesi-salkımı biçiminde sallanmaktaydı. Ayın ortası açıldı, bir el kendisine öpücük yollamaktaydı. Ayın ortasında Yazgı Güneş’in yüzünü görür gibi oldu. Elini kaldırdı salladı, bir daha ömür boyu elini indiremedi. El sallayarak evinden çıktı, Demir köprü’den geçti. Yürüdü, yürüdü. Onu bir daha gören olmadı.

Yıllar geçti türlü dedikodular çıktı. Kimisinde ‘’eşkıya oldu:’’ dediler. ‘’Suriye’de Üniversite’de profesör oldu, cezaevinde yıllarca yattı, tünel kazdı kaçtı’’ dediler. Söylentinin arkası kesilmedi.

Öykümüz bitti, ama gazetede olanları da anlatmamız gerekiyor. Halis baba saat 08.15 de gazetesine girdi. Simidini ısırdı, çayından iki yudum aldı. Baba yadigârı gazetesini okumaya başladı. İkinci sahifeyi açtı yerinden bir dev gibi fırladı.’’Çok acı bir ayrılık, Güneşten olma, Mavi Duttan doğma Halis Selçuker’in kızı Gazetemiz yazarlarından, Kaymakam Nuri Çelik’in eşi Yazgı Güneş yeni yaşamına ışık olarak göç etmiştir. Editörü çağırdı.

‘’Bu nedir benim kızım ölmüş, ilan yapmışsınız, Haberim yok. Beni çıldırtmak mı istiyorsunuz?’’

Adamcağız ezildi büzüldü. Gözlerinden yaşlar boşandı.

‘’Noter aracılığıyla geldi, Cuma günü yayınlanması koşuluyla bize basmamızı istediler. Üzülmeyin diye, size söyleyemedik.’’ Gazeteyi aldı. Bir araba çağırdılar. Gazetede çalışan dört kişi Yazgı Güneş’in evine girdiler. Kapı sonuna kadar açıktı. Yatak odası da açıktı. Yaprakları karıştıran Halis baba doğruluğu çağrıştıran bir ‘’dut dalı’’ ile bir küçücük insan dilinden başka bir şey bulamadı. Hüseyin Başkana telefon etti. Başkan kendisine verilen küçük ambalajı hatırladı. Onu dolaptaki elbisesinden buldu. Kleopetra portreli altın sikke onu çok şaşırttı. Halis Baba ile görüştüler. Müzeye götürdüklerinde bakanlık bu değerli sikkeye hatırı sayılır bir ödeme yaptı.

Ceyhan Irmağı kıyısına bir anıt mezar yaptılar. Mezar Yılan kale’yi gözler bir durumdaydı. Sikke’deki motifi işledikleri bir mermer taşı mezara yerleştirdiler. ‘’Güneş ışık oldu, ışık Yazgı oldu.’’ Yazısı şimdi mezarın üzerinde yazılı beklemektedir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner155